1 Ekim 2009 Perşembe

Düşünceler çok yoğun. Yazana kadar uçuyor gidiyor. İşte o zaman...


BİR FOTOĞRAFA

Karşımdasın işte...
Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.
Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.
Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.
Tıkandığım o an,
Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
Aklımdan o kadar çok şey geçti ki takip edemedim.
Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.
Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.
Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
bitti artık hepsi...

Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.
Bakış açım belli oldu yine.
Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.
Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
Dağlara çarptım her esişimde.
Yollara küfrettim her gidişinde.

Demiştim sana hatırlarsan:
Önemli olan zamana bırakmak değil,
zamanla bırakmamaktır…
Şimdi bana, geçen o zamanın
Unutulmaz sancısı kalır

Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?
Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...

25 Ağustos 2009 Salı

Bu da benim açılımım

1900'lerde yaşamış bir kahin Edgar Cayce.
O, ABD'de hipnoz altında hastaları iyileştirme gücü, geçmiş ve gelecekle ilgili yaptığı yorumlar yüzünden tartışılan bir isim olmuş.
Yakın bir dostum onun okumalarına dayanan 'İnsanın Kaderi' adlı kitabını bana hediye etti. Kitabın gelecek ve yeni düzen üzerine olan bölümünde Cayce bakın ne demiş:

"Tüm insanlar kardeş olmaya mecburdur; bunun içinde hiç değilse eşitlik, kardeşlik ve anlayış temelleri üzerine kurulmuş olan tek bir düşünce etrafında, ancak tek bir amaçla ve tek bir umutla birleşmeleri elzemdir."

İşte bu da benim açılımım.
Acaba hükümetin ki ne?

M.





19 Ağustos 2009 Çarşamba

Zirveye Doğru (3) Uzun ince bir yoldayım


Bu maceraya atılmadan önce Ağrı Dağının zirvesine çıkmak yorucu bir dağ yürüyüşü olacak gibi geliyordu. Yani yürüyüş ve ardından, işte zirve diyecektim, ama olmadı, kursağımda kaldı. Çıkışın ilk gününden itibaren bu yüce dağ tüm zorluklarını önüme sermişti.
İlk hedef 3200 metreydi. Kamyonun gidebileceği en son noktaya vardıktan sonra büyük çantaları katırlara verip yanımıza su vs. gibi malzemeleri aldık ve yola koyulduk. Gitmek isteyenlere bir yol önerisi vereyim ( bu yol arkadaşımın zirve notlarındandır): bize dediler ki sizce sadece sırt çantası alın yanınıza zaten suyu biz veriyoruz. Ben de 2 ad. 1,5 lt su ve bir de poşet -emzikle içilen su. Toplamda 4,5-5 kg sadece su. Yanlış yaptık. Yanınıza 1.5 lt su. başka da bir seye gerek yok.

Patikadan ileri doğru yükseldikçe azalan oksijen nedeniyle her adım üç adım atmış kadar yoruyordu. Öte yandan artan irtifaının kimi zaman baş dönmesi, kusma ve baş ağrısı gibi dikkat geri dön sinyalleri kendini göstermeye başlamıştı. Bu nedenler ve fit olan arkadaşların hızı nedeniyle yol boyunca grubumuz bütünlüğünü korumak yerine dağınık bir şekilde ilerledi. Ben de bu durumdan faydalanıp çeşitli gruplarla ilerleme ve bu sayede değişik insanlar tanıma şansım oldu. Aralarında Almanya’dan gelen uzman bir doktordan Ankara’da savunmada çalışan yaşıtlarıma, tam uzmanlık alanını anlamış olmasam da AKP’den tekstile kadar birçok sektörde aktif olan genç bir iş adamı ve oğlundan eğitim uğruna 23 yaşında Türkiye’nin köylerinde zor şartlarda öğretmenlik yapıp 40’lı yaşlarında halen eğitim adına çalışan bir eğitim uzmanına, ayaklı bir kütüphaneyi andıran bir hanımefendiden kişisel gelişim uzmanına kadar değerli birçok kişi vardı.
Bu sohbetlerin yanı sıra yol boyunca yakın köylerden gelip çeşitli el işleri satan çocuklara rastladık. Sattıkları patiklerin yanı sıra ilk kez gördüğüm yünden sapanlar çok dikkat çekiciydi. 5-6 yaşlarında bu kızlarla kuruyemiş ikram ettim. Onların güneşten bronzlaşmış bebek suratlarıyla bana teşekkür eden gülümsemeleri bütün yorgunluğa bedeldi.

Neyse yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra 3200 metre kampına vardık. Ama durmak yok çadırlar ve uyku tulumları dağıtıldı. Herkes kendine bir nokta seçti ve çadırlar kuruldu. Mehmet Usta turun benim için vazgeçilmezi haline gelen ilk çayı Ağrı’nın eriyen karlarından demlendi. Akşam yemeği gün batmadan saat 6’da yendi. Bu kadar erken bir akşam yemeği günün havanın karaması ile saat 9’da sona erdi.
Resim: DP
M.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Zirveye Doğru (2) Uzun ince bir yolun izinde…


Batı’nın nasıl Topkapı Sarayı varsa Doğu’nun da İshak Paşa saray var. Yapımı 99 yıl sürmüş olan bu eşsiz sarayı gezmek unutulmaz bir tecrübe oldu. Yapı ciddi anlamda onarım görmüş, ama ne yazık ki doğulu grafiticiler burayı da istila etmiş. Duvarlarda kazınmış aslı kalp emre’ler görmek çok sinir bozucu bir durumdu. Güzel olan bölgenin yerli sininde yapıya ilgi gösterip gezmesiydi. Hatta bizin gezdiğimiz dakikalarda yeni bir evli bir çift fotoğraf çektiriyordu. Zindanlar ise kendinizi orta çağda hissetmenize neden oluyordu.

Yorucu bir gün oldu. Akşam kendimizi Doğubayazıt’ta SİM-ER otelinde bulduk. 3 yıldızlıydı ama Doğubayazıt’ı ziyarete gelen önde isimlerin hepsi buradaydı. Otelde geçirdiğimiz (ilk gece ve son gece) iki gece boyunca 4. Ağrı Dağı Türk Ülkeleri Kültür ve Sanat Festivali nedeniyle gelmiş olan Mısır ve Almanya Büyükelçilerinden, Ankara Devlet Opera ve Bale topluluğunun üyelerini gördük. Bitmedi siyasilerde var; Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Doğubayazıt Belediye Başkanı, Ufuk Sönmez… Bunun üzerine grubun doktorlarından Hakan otele ‘Reina’ adını uygun gördü. Erken bir akşam yemeğinden sonra kısa ve neşeli bir grup toplantısının ardından erkenden odalara çekildik. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp hafif bir kahvaltı ettik ve ardından kamyonun arkasına çantaları attık. Şehirde aman ölürsünüz çocuklar dediğimizi unutup tam iki saat bir kamyonun arkasında sıra sıra dizilmiş Elikli gibi 4,5 köyü izleyerek Ağrı dağının eteklerine vardık. İşte o andan itibaren uzun ince bir yolda yürü babam yürü…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

ÖSS Sonuçları

ÖSS sonuçları açıklandı. Lise hayatı boyunca gençlik yıllarımızın en güzel zamanlarını ele geçiren bu sınav arkasında onlarca gazi geride bırakarak mağarasına geri döndü. Kazanamayanların çaresizliklerini ve şimdi hangi yolu takip etmeleri gerektiğini bir kenara bırakıyorum. Buna da Time dergisinde karşılaştığım kısa bir haber neden oldu.

Haber ABD’de mezun olduğu üniversiteyi mahkemeye veren bir öğrenci hakkında. Trina Thompson Nisan ayından beri iş bulamıyor. Nedenini ise ekonomik kriz yerine mezun olduğu Monroe College’ın kariyer planlama ofisinin yeterli desteği vermemesi olarak gösteriyor. Okula tam tamına $70,000 dolarlık (çoğu zaman bu miktar net okul miktarıdır beraberinde gelen vergilerde cabası) tazminat davası açtı.

Hemen bizimkileri düşündüm. Bir sınav bitiyor ve bir yenisi başlıyor. Krizin etkileri daha ne kadar devam edecek bilinmez. Ama üniversitelerden yardım almanın yanı sıra Thompson arkadaşınızdan ders çıkarıp kendi araştırmalarınızı yapmalısınız. Yoksa mezun olduktan 5 ay sonra iş bulamazsanız birilerini dava edip kazanmanız pek kolay olmaz. Onun yerine bu gençler neden iş bulamıyor diye onlarca konuşan kafalarla kafanız bulanır.

Bu sene kazanmayanlar test ve ders kitaplarının yeni baskılarına para harcamak yerine gerekli olanlara internetten ulaşabilse. Hadi internet yoksa dönemlik kiralayabilse. Bu olanak kariyer planlaması üzerine de olabilse. Hani neden olmasın? İsteyince çareler tükenmez.

11 Ağustos 2009 Salı

Zirveye Doğru (1)


Tüm Türkiye, ülkenin gündemini İstanbul ve Ankara’dan temin ede dursun. 15 Türkiye vatandaşı kendi maceralarını ve gündemlerini yaratmak için Türkiye’nin en doğusuna hareket etti. Ağrı Dağı’nın zirvesine tırmanmak üzere…

Pazar günü; Bukla tarafından organize edilen bu uzun yolculuğun ilk durağı Van Ferit Melen (35. hükümetin başbakanı) Havalimanıydı. Bizi karşılayan ise gelecek 6 gün boyunca bize mentorluk edecek olan Murat Sevindik’ti. Grup üyeleri İzmir, İstanbul ve Ankara’dan geliyorlardı. Gerçekleşen uzun gecikmeler
yüzünden çoğumuz ufacık Havalimanı otoparkında bir minibüste iki saat beklemek zorunda kaldık. Şikâyet azdı, çünkü herkes birbirini tanımaya çalışıyordu. Şehir de yaşamanın vermiş olduğu kasıntılardan uzak kalmaya çalışarak kimi zaman bir orientation havasında sohbet ettik. Bunaltan sıcak ve merakım sayesinde kendimi kısa bir süreliğine minibüsten dışarı attığım zamanda ilginç bir mekânla karşılaştım. Havalimanının hemen yanında küçük bir bina daha var. Daha çok bir odaya benziyor. Burası, kapısında söylediği kadarıyla devlet adamları için ayrılmış. Başbakan ve Cumhurbaşkanı için ayrılmıştır yazıyor. Bir de yanında bir tabela daha var, çok uzun bir listeden oluşan bir tabela. Listede TBMM başkanından, büyükelçilere kadar yüksek düzey unvanlar sıralanmış. İlk kez karşılaşıyorum. Neden bu nokta uygun görülmüştü? Sarcastic bir yorum yapmadan geçemiyorum ve Halka daha yakın olmak için diyorum.
Şaka bir yana Van’da başlayan bu macera şehirde lezzetli bir Van kahvaltısı ile devam etti. Ardından Muradiye Şelalesi ve İshak Paşa Sarayı vardı. İshak Paşa kendine hastı onu ayrı yazacağım.
M.
Resim: Duygu

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Cinayet öyle değil böyle çözülür!!

Levent'te bir arkadaşın ofisine uğradıktan sonra açlığımı bastırmak için bir büfeye girdim. Çizbuger istedim, arkadan fon müzik çalıyor Madonna 'one minute'lu bir şeyler söylüyor. Gazete istedim Yeni Şafak verdiler okurum dedim. Ortam nası :) neyse sadede geleyim.Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili bilenen tek şey geçen günlerin sayısı, onun dışında başka da bir B.k yok! Şimdi yeni bir delil elde etmişler efem neymiş sahte kimlik bulmuşlar. O da Cem'in bu cinayeti daha önceden planlamış olacağını gösteriyormuş. Ya! bu adamlar ne diyor!? Bu insanlar hiç mi genç olmadılar mı? Soruyorum 17 yaşında bir genç, cinayeti bir kenara bırakırsak sizce neden sahte kimlik çıkartır? Hadi kasın biraz daha... Elbette gece dışarı çıkmak için çıkartır. Yoksa en başından yanına almaz mıydı. Bence kimliğin üzerinde bu kadar durmak yerine kimliği kim üretmiş olduğunu araştırmak daha önemli. Bunu elbette düşünmüşlerdir diye tahmin ediyorum ama neden bu düşüncelerini hayat geçirmiyorlar, işte onu çok merak ediyorum. Yeni Emniyet Müdürü'de çok aydınlatıcı bir şey söyledi "Garipoğlu yurt dışına kaçmış", ya siz bizi gerçekten bu kadar salak mı zannediyorsunuz. (Batman'a öğretmen bulunamaması kasti mi diye düşünmeden edemiyorum) Neyse bence bu olayı zamana bırakıp unutulmasını istiyorlar. Eğer ben bir tanıdık yolu ile Cem Garipoğlu'nun uyuşturucu kullandığını, arkadaşının ailesi çocuklarının Cem ile görüşmesini yasakladığını ve daha önemlisi baba Garipoğlu'nun Rus mafyası ile ilişkisi olduğunu ve Cem'in onlar tarafından saklandığına dair söylemler duyuyorsam neden Emniyet bu çocuğun izini bulamıyor. Elbette benim öğrendiklerimin doğru olmama ihtimali yüksek ama en ufak bir bilgi bizi nerelere götürür bir düşünün. Hele Emniyetin elinde ki bilgilerle nereye varılacağını bir düşünün. Neyse ben polisten ümidi kestim. Nasıl olsa bu cinayeti namus meselesi yapmış çok büyük bir gazeteci grubu var, onlar bu işi çözer.
M.